ya büyümüyordu ya da gerçekten kapatmıştı beynini çünkü
düşünmeye bile yanaşmıyor, arkasına dahi bakmadan kaçıyordu bundan… bildiği tek
şey, farklı olduğuydu. buna inanıyordu, ve evet; farklıydı…
iki tip insan olduğunu düşünürdü… bu hayatta “normal” olarak
nitelendirilenler ve diğerleri… diğerlerinin deli ya da şizofren olma
ihtimalleri kesine yakındı.. normal olanlar ise yaşadıklarının sebep-sonuç
ilişkilerinde eğer ki çıkmaza girerlerse ya çözümü bulamıyor ya da desteğe
ihtiyaç duyuyorlardı… bir de bunların içinde mücadeleden kaçanlar vardı ki en
tehlikeli olanlar onlardı…
‘deli miyim, deliriyor muyum yoksa şizofreni ele geçirmek
üzere miydi beynimi?’ diye düşünmeden edemez olmuştu… “normal” sayılabilmek
için her şeyi denedi.. sebep-sonuç denklemleri kurdu, çözüm üretmeyi denedi,
olmadı.. psikolojik destek almaya ihtiyacı olduğu varsayımı üzerinde bile
durdu.. kendine yedirememesi bir yana, bu düşünceden onu vazgeçirecek iki
geçerli saydığı sebebi vardı… hangisi daha önemliydi tartamıyordu kafasında.. psikolojik
destek alıyor oluşu fikri, zihin savunmalarını, bunca yıldır tek tek ördüğü tüm
duvarlarını alaşağı etmeyecek miydi? diyelim ki etmedi, dayandı buna, peki bir
başkasına karşı tamamen dürüst olabilecek miydi? yalan söylemeyecek olsa bile
eksik anlatmaktan, kendisine bile itiraf edemediklerini bir yabancıya itiraf
etmemekten alıkoyabilecek miydi kendini?
biraz sakinleşmeye ihtiyacı vardı ama zaten biliyordu, her
sakinliği yeni bir fırtına yaratıyordu… hayattan alamadığı zevkler ve
istemediklerine sahip oluşu muydu onu böyle yapan yoksa kalp kırıklıkları mı? kendince
hüzünlü ve bir o kadar trajikomik aşk serencemeleri miydi yoksa her şeye sebep?
belki de hepsi birden… ne çok istiyordu hepsini yok etmeyi içinden… yaşamını
terk etmek, gittikçe ütopyası haline geliyordu.. bir gün gerçekleştirmek adına
büyük fedakarlıklar yapacak ya da ağır bedeller ödeyecekti…
ancak bunları şimdi canını sıkmıyordu. canını sıkan, bu günü
nasıl geçireceğiydi…. her gün tekrar tekrar kemiriyordu bu fikirler içini.. her
ne kadar bastırmaya gayret gösterse de, duygularını, tutkularını, özlemlerini
yok edemiyordu… istemeyi hiç istemese de, deliler gibi isteyip de elde
edemedikleri vardı.. üstelik asla da elde edemeyecekti… hem bu bilinçte olup,
hem bu halde olmak, bir rus ruleti oyununun tam ortasında olmaktan daha fazla
stres veriyordu. üstelik rus ruletinin bir avantajı da vardı.. pistolü hiç
çevirmeden oynanan versiyonlarında en kötü ihtimalle 3.turun sonunda ölmüş
oluyordunuz… ama bu düşünceler öldürmüyordu bile.. saplandıkça saplanıyordu
kendi hayal bataklığına… kurtulmak için can atsa da, denese de, -evet bazen
daha iyiye gittiğini düşünüyordu- başaramıyordu gökyüzüne ulaşmayı….
tek yapabildiği, sessizlik içinde, doldurmaktı satırları…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder