29 Haziran 2012 Cuma

Rus Ruleti...

çok zaman geçmesi gerekmişti anlaması için… çok acı çekmeye alışmıştı ama çok da korkması gerekmişti gerçeklerin farkına varabilmesi için… her yıkılmışlığında sığındığı şey “pişman değilim, bu hayatta bir keşkem olmadı” olsa da, içten içe –itiraf edemiyor olsa bile kendine- pişmandı…

ya büyümüyordu ya da gerçekten kapatmıştı beynini çünkü düşünmeye bile yanaşmıyor, arkasına dahi bakmadan kaçıyordu bundan… bildiği tek şey, farklı olduğuydu. buna inanıyordu, ve evet; farklıydı…

iki tip insan olduğunu düşünürdü… bu hayatta “normal” olarak nitelendirilenler ve diğerleri… diğerlerinin deli ya da şizofren olma ihtimalleri kesine yakındı.. normal olanlar ise yaşadıklarının sebep-sonuç ilişkilerinde eğer ki çıkmaza girerlerse ya çözümü bulamıyor ya da desteğe ihtiyaç duyuyorlardı… bir de bunların içinde mücadeleden kaçanlar vardı ki en tehlikeli olanlar onlardı…

deli miyim, deliriyor muyum yoksa şizofreni ele geçirmek üzere miydi beynimi?’ diye düşünmeden edemez olmuştu… “normal” sayılabilmek için her şeyi denedi.. sebep-sonuç denklemleri kurdu, çözüm üretmeyi denedi, olmadı.. psikolojik destek almaya ihtiyacı olduğu varsayımı üzerinde bile durdu.. kendine yedirememesi bir yana, bu düşünceden onu vazgeçirecek iki geçerli saydığı sebebi vardı… hangisi daha önemliydi tartamıyordu kafasında.. psikolojik destek alıyor oluşu fikri, zihin savunmalarını, bunca yıldır tek tek ördüğü tüm duvarlarını alaşağı etmeyecek miydi? diyelim ki etmedi, dayandı buna, peki bir başkasına karşı tamamen dürüst olabilecek miydi? yalan söylemeyecek olsa bile eksik anlatmaktan, kendisine bile itiraf edemediklerini bir yabancıya itiraf etmemekten alıkoyabilecek miydi kendini?

biraz sakinleşmeye ihtiyacı vardı ama zaten biliyordu, her sakinliği yeni bir fırtına yaratıyordu… hayattan alamadığı zevkler ve istemediklerine sahip oluşu muydu onu böyle yapan yoksa kalp kırıklıkları mı? kendince hüzünlü ve bir o kadar trajikomik aşk serencemeleri miydi yoksa her şeye sebep? belki de hepsi birden… ne çok istiyordu hepsini yok etmeyi içinden… yaşamını terk etmek, gittikçe ütopyası haline geliyordu.. bir gün gerçekleştirmek adına büyük fedakarlıklar yapacak ya da ağır bedeller ödeyecekti…

ancak bunları şimdi canını sıkmıyordu. canını sıkan, bu günü nasıl geçireceğiydi…. her gün tekrar tekrar kemiriyordu bu fikirler içini.. her ne kadar bastırmaya gayret gösterse de, duygularını, tutkularını, özlemlerini yok edemiyordu… istemeyi hiç istemese de, deliler gibi isteyip de elde edemedikleri vardı.. üstelik asla da elde edemeyecekti… hem bu bilinçte olup, hem bu halde olmak, bir rus ruleti oyununun tam ortasında olmaktan daha fazla stres veriyordu. üstelik rus ruletinin bir avantajı da vardı.. pistolü hiç çevirmeden oynanan versiyonlarında en kötü ihtimalle 3.turun sonunda ölmüş oluyordunuz… ama bu düşünceler öldürmüyordu bile.. saplandıkça saplanıyordu kendi hayal bataklığına… kurtulmak için can atsa da, denese de, -evet bazen daha iyiye gittiğini düşünüyordu- başaramıyordu gökyüzüne ulaşmayı….

tek yapabildiği, sessizlik içinde, doldurmaktı satırları…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder